Çarsamba 31 Ekim 2007
31
10.2007

Şeref

su...
Şeref


Adı Şeref ya da "Pislik Şeref", "Psikopat Şeref", en çok da "Bela Şeref".
Şeref'in "pis"i olur mu? Ya da Pisliğin "Şeref"i? Olur mu olmaz mı bilmem. Bakalım, görelim en iyisi...


Gözlerini açtığında, ilk gördüğü pırıl pırıl parlayan polis üniforması düğmeleriydi. Adı belirsiz hayırsız baba adaylarının hepsi birden terk edince, çaresiz anası doğduğunun ertesi günü bırakıvermişti devletin kapısına. Okuma yazması olsaydı, yazardı elbet 2 satırda bu mecburiyetin sebebini, en azından soy adı olmasa da adını.


Karakolunun polisleri altını temizleyip, süt ılıttılar gün boyu. En çok karakol amiri Şeref baş komiser sevdi onu. Adı da Şeref kondu baş komiserin hatırına, adıyla yaşasın denilerek. Her güzel şey gibi o bir gün de kısa sürdü. Çocuk Esirgeme Kurumu günleri her mutsuz, her çaresiz, terk edilmiş, istenmeyen, istenmediği her tokatta bir daha beynine çakılan çocuk gibi geçti. İç güdüleriyle büyüdü. Teşhis konmamış, tedavi edilmemiş hasta ruhunu da iç güdüleriyle geliştirdi.


Oysa kolaydı tedavisi, sadece sevgiydi ilacı. Uyumsuzdu, isyankardı, hırçın ve kavgacıydı. Okumayı sökmeyi bile reddetti. Uzatılan her eli ısırıyor, terbiye edilmek için yediği her tokatta içindeki "sevgi dilencisi" çocuğun imdat çığlığı boğazında düğümleniyordu.


16 yaşındaydı kendini yeniden kapının önünde bulduğunda; -"Hacı hacıyı Mekke`de, hoca hocayı tekkede, it iti dakkada bulur"muş - Hiç gecikmedi kendisi gibi olanları bulmakta. Önce Beyoğlu arka sokaklarının tiner alemlerinin, daha sonra Tophane bataklıklarının kıdemlisi oldu.


Terfi ettikçe para da gerekiyordu. Teyp, araba hırsızlığı derken ufak tefek ev soygunlarına da başladı. Yaptığı her işi itinayla yapardı. Hiç suç üstü yakalanmamıştı. Acımasız ama prensipliydi. Sonuca ulaşmadan bırakmazdı tuttuğunu. Gerekirse pisliğin alasını yapar, cam çerçeve indirir, hakkını kimselere yedirmezdi. Alemde adı o yüzden adı "Pislik, Psikopat, Bela"ya çıkmıştı ya.


Sadece polislere karşı inanılmaz bir saygı ve sevgisi vardı. Özellikle de Şeref başkomisere. Müdavimi olduğu karakola her girdiğinde dünyanın en efendi çocuğu olur, Şeref başkomiserin karşısında ellerini önünde birleştirir, başını eğer ve sicim gibi yaşlar dökülürdü gözlerinden. "Sen benim adımı taşıyorsun. Benim oğlum sayılırsın. Akıllı ol" nasihatlerini hiç cevap vermeden dinler, gözlerinin dibindeki çocuk "Ama ama...Neden beni hiç seven yok" diye ağlardı.


Günler, yıllarla birleştikçe o çatık kaşların altında çok ama çok güzel bakan gözlerin içindeki ışık sönüyor, bakışların gerisindeki "Sevgi istiyorum" diye çığlık çığlığa bağıran çocuğun sesi duyulmaz oluyordu. Bunalımdaydı. Parasızdı. Başta kendisi, herkesden nefret ediyordu.


Tam o günlere rastladı gecenin bir vakti, Saint Antuan Kilisesinin önünde ona rastlaması.Kıpır kıpır bir siyah poşetin içinden vızıldayan sesler geliyordu. Küçücük, gözleri açılmamış kara kuru bir köpek yavrusuydu. Yanında 2 tane ölü yavru daha vardı. Kim bilir kaç saattir o torbanın içinde nefes alma savaşı veriyordu. Şeref donmuş kalmıştı. Aklından önce, gözlerinin gerisinde o unutulmuş, sevgi için yıllardır bağırmaktan boğazı şişmiş çocuk fırladı. Kendi terk edilmişliği geldi ilk olarak aklına. Gözyaşlarıyla ıslanmış ellerini yalayan yavruyu aldı tam kalbinin üstüne bastırdı. "Aaaa sen kızmışsın. Senin adın "Ana" olsun. Sakın çocuğunu terk etme, terk edilmesine izin verme" dedi.


Yavru köpek anlamış gibi mırıldanarak boynuna doğru iyice sokuldu. Ana büyüdü. Büyüdükçe güzelleşti. Rottweiller kırması azman gibi bir köpek oldu. İki yıl boyunca Şeref'in ve Ana`nın dostluğu dillere destan oldu, yayıldı Şehr-i İstanbul`a. Ana resmen her konuşulanı anlıyor, kendisi konuşuyor ama insanlar onu anlayamıyordu. Şeref ise, onun her dediğini anlıyordu. İşe birlikte çıkıyorlardı. Ana erketeye yatıyor, bir tehlike hissettiğinde kesik kesik 2 defa havlıyordu. Geceleri birbirlerine sarılır karanlıklar içinde birbirlerine acılarını, yalnızlıklarını, hüsranlarını anlatır da anlatırlardı. Sonunda ikisinin göz yaşları birbirine karışır, Ana Şeref`in gözlerini yalar, kabuslara dalarlardı.


Şeref artık bütün çete arkadaşlarıyla ilgisini kesmişti. Ana ona yetiyordu. O günün karı iyiyse, kendilerine ziyafet çekiyorlar, gece kesat geçmişse karınlarının gurultusuna gülerek, cop karıştırıyorlardı. Karakola bile birlikte gidiyorlar. Emekli olan Şeref başkomiserin yerine gelen yeni komiser, babacanlıktan çok uzaktı. Ana Şeref`i karakolun önünde beklerken o nezarette sıcak geceler geçiriyordu.


Askerlik yaşı gelmişti. Gitmek istiyordu, gitmek adam olmak, bu hayattan artık emekli olmak istiyordu ama tek derdi Ana`dan ayrılamamaktı. Ona kim bakar, kim onu anlayabilirdi ki? Şeref kendindeki değişikliğin farkındaydı. Bu köpek onu çok değiştirmişti. Yıllardır hasret olduğu sevgiyi, hatta ana sevgisini ona vermişti. Artık hırçın değildi. Artık en canı acıdığında bile hiç bir şeyden nefret etmiyordu. Gülümsemeyi öğrenmiş, daha az küfür eder olmuştu.


Aklına gelen tek bir çare vardı. Kalktı karakola gitti, o sert bakışlı karakol amirinin karşısına dikildi. "Amirim, ben askere gideceğim. Ana`yi size emanet edebilirim ancak. Karakolun en iyi bekçisi olur. Ondan iyi bir köpek bu dünyaya gelmedi daha. Ama asker dönüşünde alırım ona göre" dedi. Komiserin gözleri parladı. Namı tüm şehre yayılmış bu köpek karakolun bahçesine yakışırdı aslında. Hayır demesi için hiç bir sebep yoktu. Anlaştılar.


Şeref ağlamadı Ana`yı emin ellere bırakırken ama Ana çok ağladı, çok uludu, bağlandığı zincirleri kıramadı ama dişlerini kırdı. Günlerce yemek yemedi. Dünyanın sopasını yedi. Yanına yaklaşan herkesi parçalamaya kalktı. Ağlaması o kadar yürek dağlayıcıydı ki; defalarca polisler çekip vurmayı düşündüler ama komiserin korkusundan cesaret edemediler. Ana orada dellendikçe uzaklarda değil, karakolun hemen köşesinde, kaldırımda Şeref başını taşlara vuruyor, kendini jiletliyordu. Bu ayrılığa dayanmak sanki onun için kolay mıydı? Bağrına taş basmış, çaresiz anası gibi terk etmişti işte canından çok sevdiği tek varlığı.


2 ay sonunda 1 sabah Ana kuyruğunu salladı komisere. Ellerini yaladı. O gün ilk defa önüne konulan yemeği iştahla yedi. Şeref`i unutmamıştı ama bağrına taş basmıştı. O dev gibi hayvan, dev gibi komiserle eve gidiyor, işe geliyordu. Artık onunla konuşuyor, onun her kelimesini anlıyordu. Hayatı Şeref`le geçtiğinden daha rahattı ama ya içi? Şeref ise askere hala gidemiyor, Ana`dan başka hiç bir şey düşünemiyordu. Ne yapacağını bilmez halde eskisinden daha beter, daha bela, daha pislik olmamak için gereken her şeyi yapıyordu. Defalarca gidip komiserden Ana`yı geri istemeyi düşünmüştü ama anlaşmalarına uymazdı ki bu. Hem artık asker kaçağıydı. Anında ensesinden tutar teslim ederlerdi.


Gecelerin en karanlığını bekledi. Ana`yı çalacaktı. Hem de ne pahasına olursa olsun. Komiserin aksamları Ana`yı evine götürdüğünü, gecekondudan bozma 2 katlı evinin bahçesinde serbest bıraktığını biliyordu. Geceler gündüzler boyu az mı takip etmişti onları.


Karanlığın içinden bahçeye atlamasıyla, karşısında komiseri bulması bir oldu. "Dur, kıpırdama vururum" diyen komiser tanımamıştı onu. Herşeyi göze almıştı bıçağını çekti. Karanlıkta parlayan çeliği gören adam: "Ana tut" diye bağırdı tüm nefesiyle.


Köpek ikisinin ortasında donmuş kalmıştı. En sevdigi iki adamın arasında 5 metre var ya da yoktu. Ana'nin gözleri kırmızı yakut gibi parlıyor ve acılı bir hırıltı çıkartıyordu. Komiser hala kıpırdamayan karaltıyı seçmeye çalışıyor, var gücüyle köpeği azarlıyordu. Ana bir metre o yana bir metre diğer yana koşuyor, resmen artık, avaz avaz ağlıyordu. Şeref "Kaç Ana" diye bağırdı ve aynı anda komiserin üzerine atıldı.


Birden tabancadan çıkan kurşunun ışığı aydınlattı tüm karanlığı. Şeref "Yandım Ana`m" deyebildi. Son gördüğü, komiserin üniformasının ışıl ışıl parlayan düğmeleri, aslında Ana`nin gözlerinden süzülen yaşlardı.


Ana deliye dönmüştü. Şerefin yüzünü, göğsünden akan kanları yalıyor. Donup komisere hırlıyor, dişlerinin tümünü gösteriyor ama üstüne doğru da gidemiyordu. Komiser çekip vurmayı düşündü bu nankör hayvan. Sonra nedendir bilinmez vaz geçti. Sonrası malum işlemler. Ana çenesini ellerinin üzerine dayamış resmen gözlerinden yaşlar akıyor ve inliyordu. Şeref`i götüren ambulansın peşinden nefesi tükeninceye kadar koştu ve kaybedince dönüp karakolun önüne geldi. Komiser "Almayın su nankör hayvanı içeriye" dedi.


Günlerce komiser camda, Ana karakolun önünde birbirlerinin yüzüne bakarak karşılıklı dikildiler. Hayvan oturmuyor, uyumuyor, yemiyor, içmiyor sadece komiserin tam gözlerinin içine bakıyordu. Aksam komiser eve giderken arabanın peşine takılıyor. Sabaha kadar evin önünde yine oturmadan cama bakıyordu.


Artık gözlerinde intikamı değil acıyı görmeye başlamıştı komiser. Ana`nin kalça kemikleri derisini delip çıkacak hale gelmişti. Gittikçe uyuzlaşmış, o eski heybetinden eser kalmamıştı. Komiserin içi sanki farklı mı yanıyordu? Anlıyorlar birbirlerini ama anlaşamıyorlardı.


Bir sabah karısına: "Bu böyle olmayacak. Alacağım ben bu hayvanı içeriye" dedi.

Kapıyı açtı... Ayağına takılan şeye baktı… Eşiği geçmeye gururu elvermeyen Ana`nin son nefesini vermek üzere olan bedeniydi...


...................Ana`nın son gördüğü ise komiserin üniformasının pırıl pırıl parlayan düğmeleri, aslında gerilerde bir yerde hıçkıra hıçkıra ağlayan, sevgiyle tanışması kısacık olmuş bir çocuğun göz yaşlarıydı...

Gamze Erkök
birine eposta yazdır Bu haber öğesinin pdf dökümanını oluştur

Copright@HAYKOD haykod.org
Tarama süresi :6.3663saniye,0.0994bu sorgu için.